top of page
  • Yazarın fotoğrafıMoussa Hissein Moussa

Afrika, Filistin Ve İsrail: Jeopolitik Bir Trigonometri Anlatısı

Giriş

Eğer Filistinlilerin durumuna en fazla duygu beslemesi gereken bir kıta varsa, bu muhtemelen Afrika olacaktır. Zira zulüm, sömürgecilik, soykırım ve çeşitli diğer insan hakları ihlalleri, Afrika için yaşanmış tecrübelerdir. Bu bir tespit olarak yapılmalıdır, ancak “mağdur/mazlum” bayrağını sallamak herhangi bir çözüm getirmemiştir hiçbir yerde. Çünkü, Thomas Sankara’nın vurguladığı gibi, "sadece mücadele özgürleştirir", asla mağduriyet değil. Bugün, İsrail’in Filistin halkına karşı soykırım politikası nedeniyle Afrikalıların bu konudaki sağlam destekleri önemli ölçüde güçlenmiştir. Ancak, Afrika’nın doğrudan müdahalesi veya tutum alması konusundaki durumu hala çeşitlidir. Bu nüans, Afrika Birliği zirvesinde özellikle Komisyon Başkanı Moussa Faki Mahamat’ın Ekim 2023’te başlayan tırmanmalar hakkındaki açıklamasında yansıtılmaktadır.



Duygu, Empati ve Çıkar Arasında

Bazı Afrika ülkeleri, Arap etnik kimliğine olan bağlılıkları sebebiyle Filistin meselesine karşı kesin bir destek sergilemektedir. Sahra Çölü’nün kuzeyindeki ülkeler, Filistin ile etnik kökenlerini paylaşarak ortak bir tarihi benimsemekte ve bu nedenle Arap etnik kimliğinden kaynaklanan bir motivasyona sahip olmaktadır. Bu durum, Sahra Çölü’nün güneyindeki uluslar için geçerli değildir. Aynı zamanda, diğerleri bu dayanışmayı empatiyle ifade etmektedir; çünkü onlar da benzer deneyimlerle karşılaşmışlardır, örneğin Cezayir ve apartheid’i yaşamış Güney Afrika gibi. Ancak, kıta içinde çeşitli bakış açıları belirgindir. Bazı ülkeler çatışmayı uzak bir sorun olarak görür ve dolayısıyla bunu doğrudan ilgilendiren bir mesele olarak düşünmez. Ayrıca, diğer Afrika ülkeleri, pozisyonlarını açıkça ifade etmemelerine rağmen, ekonomik alışverişler ve siyasi çıkarlar temelinde İsrail ile daha sıcak ilişkilere sahiptir. Bu durumlar veya ilgisizlikler, çatışma karşısında tarihe, etnik ve siyasi çeşitliliğe ve farklılığa dayan bir tutum sergileyen bir Afrika portresini ortaya koymaktadır. Başka bir değişle, çok kutuplu bir Afrika.


Ayrıca, Afrika uluslarının yarısı, hatta çoğunluğu en üst düzeyde endişeli görünmüyorsa, bu durum birkaç şekilde açıklanabilir. İlk olarak, Afrika kıtasında baskı ve çeşitli insan hakları ihlalleri oldukça yaygındır. Filistin’den farklı olsa da Sudan’dan binlerce çocuğun, kadının ve masum sivilin hayatını kaybettiği Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ne (DRC) kadar olan trajedilerin eksik olmadığını göz ardı etmemek gerekiyor. Afrika’daki bu gerçek, Filistin’deki süregelen kötülüğe karşı bazı kesimleri tepkisiz bırakabilir. Üstelik hem jeopolitik hem de sosyo-ekonomik açıdan en çok endişe edilmesi gereken Arap ülkeleri ve Filistin’in komşularının sessizliği, birçok Afrikalının cesaretini kırıyor. Bu durum, Thomas Sankara’nın ünlü sözüyle örneklenebilir: “Direnişini üstlenemeyen köle, kendisi için üzülmeyi hak etmez. Bu köle, kendisini özgür kıldığını iddia eden bir efendinin şüpheli küçümsemesi hakkında yanılsamaya kapılırsa, yaşadığı talihsizliğin tek sorumlusu olacaktır.” Sankara’nın doğumundan yüzyıllar önce kölelik kaldırılmış olduğu bilindiği için onun Afrikalıların maruz kaldığı ve belki de hâlâ maruz kaldığı kapitalist-emperyalist baskıya atıfta bulunduğuna pek şüphe yok. Dolayısıyla soykırımcı İsrail rejiminin Yahudi olmayan herkese karşı boğma politikası uyguladığı göz önüne alındığında, Batı’nın dünyanın geri kalanına uyguladığı emperyalist baskı vakalarıyla benzerlikler kurmak mümkün. Dünyanın amaç, etnik, çıkar ve coğrafya temelli ittifaklara bölündüğü bu dönemde, bu durum karşısında, pek çok Afrikalının kafasında bu soru canlanmaktadır: Arapların kendileri bile kendi kaderlerini umursamıyorsa, Filistin sorununa neden müdahale edelim?



Bu bağlamda, Afrika’nın Filistin-İsrail çatışmasıyla olan ilişkilerinin karmaşıklığı, kıtanın bu karmaşık konudaki genel duruşunu anlamak için nüanslı bir yaklaşımın gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu trigonometrik ilişkiyi daha iyi anlamak için, çatışmanın taraflarının tarihlerine, aynı zamanda Afrika’nın tarihine geri gitmek, tarihsel bir bakış elde etmek önemlidir. Ayrıca, olayın iç dinamiklerini derinlemesine anlamak için demografik, siyasi ve sosyo-ekonomik boyutları incelemek son derece önemlidir.


1960’ların sonlarına kadar, Filistinlilerle Afrikalılar arasındaki ilişkiler, Güney Afrikalılar hariç, neredeyse var olmamıştı. Filistinliler için, siyah Afrika politik açıdan büyük bir mesele değildi, ancak Afrikalılar da kendilerine uzak görünen bir konuyla pek ilgilenmiyorlardı. Bu karşılıklı ilgisizlik, İsrail’in o dönemde kıtada büyük çaplı bir yayılma politikasına başlatmasıyla daha da arttı. Dönüm noktası, Kwame Nkrumah’ın liderliğindeki Gana’nın, İsrail ile ilk diplomatik ve ekonomik ilişkileri kurmasıyla gerçekleşti. Bu girişim, diğer Afrika ülkeleri tarafından hızla takip edildi, bu nedenle 1960’ların ortalarına gelindiğinde, yaklaşık kırk ülke İsrail ile tarım ve savunma gibi çeşitli alanlarda önemli ölçüde iş birliği yapıyordu ve öğrencileri için burslar sunuyordu.



Ancak, durumun sonraki evrimi önemli değişikliklere sahne oldu. Filistinliler, ezilen bir grup olarak kendi nedenlerine duyulan sempatiyi büyük ölçüde kazandı. Aynı zamanda, İsrailliler ekonomik düşüncelere odaklanan pragmatik bir yaklaşımla iş dünyası ve politika çevrelerinden güçlü destek almışlardır. Bu karmaşık evrim, Filistinliler, Afrikalılar ve İsrail arasındaki ilişkilerin zaman içinde politik, ekonomik ve sosyal faktörlerin nasıl etkilediğini gösteren değişen dinamikleri ortaya koymaktadır.


Filistin: Etnik Ötesinde Bir Dava

Filistin meselesi, etnik sınırları aşarak sosyal adalet ve temel haklar arayışına dönüşerek dünya çapındaki bilinçte kök salmış derin bir mesele haline gelmiştir. Bu bakış açısı Afrika’da özellikle anlamlıdır, çünkü Filistin’e duyulan dayanışma etnik sınırları aşarak insanlık onurunun evrensel prensipleri ve zulme karşı mücadele kavramlarını içine alır. Filistin’deki durum genellikle topraklarını kaybeden yerli halkın ve ayrımcılığa maruz kalan insanların bir sosyal adalet sorunu olarak yorumlanır. Hareket kısıtlamaları ve yerleşim birimleri gibi insan hakları ihlalleri, uluslararası endişeleri uyandırır ve Afrika’da tarih boyunca benzer mülksüzleşme deneyimleri, ortak bir empatiyi besler. Filistin meselesi, ezilme ve direnişin bir örneğini temsil eder, kendini ezilenler olarak görenlerin dayanışmasını çeker. Bu dayanışma coğrafi sınırları aşar ve birçok Afrika topluluğundaki baskıya karşı mücadele deneyimleriyle rezonansa girer, böylece Filistin meselesiyle duygusal bağları güçlendirir.



Kararlı pozisyonunu apartheid geçmişinden alan Gökkuşağı Ulus’unun – Güney Afrika – yanı sıra, Çad, son zamanlarda İsrail ile yakınlaşma girişimine rağmen diplomatlarını İsrail’den geri çekmiştir. Bu durum, çoğu Afrika ülkesinin pozisyonlarında önemli bir değişiklik olduğunu gösteriyor. Bu değişiklik, Sahel’deki terör saldırıları, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde iç savaş ve Sudan’daki olaylar gibi içsel zorluklarla karşılaşan ülkelerin, desteğini Filistin halkı lehine kaydırdığını göstermektedir. Bu gelişmeleri motive eden birkaç faktör bulunmaktadır. İlk olarak, geleneksel olarak Afrika, Filistin meselesine duyarlılık gösterir. Afrika Birliği’nin (AB) öncüsü olan Afrika Birliği Örgütü (ABÖ) zirveleri, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) lideri Yaser Arafat’ın katılımıyla hafızalarda yer etmiştir. Bu bağlılık, Afrika’nın kolonyal geçmişinden büyük ölçüde kaynaklanır, bu da onu bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi veren tüm halklara duyulan dayanışma ile besler.


Ayrıca, Afrikalıların Filistinlilere olan desteği, bu çatışmada yaşanan insani trajediden kaynaklanmaktadır. Güney Afrika, durumu “uluslararası toplumun gözü önünde gerçekleşen bir soykırım” olarak nitelendirirken, Çad, masum sivil kayıpları karşısında üzüntüsünü dile getirmiştir. Son olarak, Afrikalıların Filistin’e olan desteği, İsrail-Filistin çatışmasının tarihsel olarak İslamcı hareketlerin başlangıç noktası olduğu hatırasına dayanmaktadır. Bu anı, Afrika’nın şu anda terör saldırılarıyla yüzleştiği bir dönemde daha canlı hale gelmektedir.


İsrail: Her Yerde Nefret Edilen Bir Ortak

7 Ekim 2023’teki Hamas’ın karşı saldırıları ve İsrail’in soykırıma dönüşen yanıtının ardından, Sahra Altı Afrika ülkeleri Orta Doğu’daki duruma genellikle çekingen ve geç tepki vermiştir. Soru şudur: İsrail’e destek eksikliği ve tarihsel olarak Filistin davasına yönelik yönelimlere rağmen, bu çekingen pozisyonları nasıl açıklamak gerekir?



1973 savaşından önce, İsrail, birçok yeni bağımsız Afrika ülkesi ile oldukça olumlu ilişkiler kurmayı başarmıştı. 1960’lar, İsrail’in birçok Afrika ülkesinde büyükelçilikler açtığı, Mashav örgütü aracılığıyla teşvik edilen bir iş birliği dönemini gördü. Hem Dışişleri Bakanı (1956-1966) hem de İsrail Başbakanı (1969-1974) olan Golda Meir, bu iş birliğini teşvik etmede kilit bir rol oynadı. Ancak durum, 1973’te Yom Kippur Savaşı’nın patlak vermesiyle önemli ölçüde değişti ve çoğu OUA üyesi ülke, Mısır’a duyulan dayanışma nedeniyle diplomatik ilişkileri kesti.


Yeniden canlanma, Oslo Anlaşmalarından itibaren gerçekten ivme kazandı, ancak birçok ülke daha önce ticari veya diplomatik ilişkileri, resmi olmayan bir şekilde daha önce kurmuştu. Ne yazık ki, İkinci İntifada (2000-2005), bu diplomatik ilişkilerin gelişimini tekrar engelledi. Bugün, Afrika Birliği’nin 54 üyesinden 46’sının resmi olarak İsrail’i tanıdığını görmek etkileyici. Bu sayı, Arap Birliği’nin, 22 üyesinden 18’inin (5’i Sahra Altı Afrika’da) İsrail’i tanımadığı ile karşılaştırıldığında daha da anlamlıdır.


Diplomatik ilişkilerin yeniden kurulmasına rağmen, tartışmalar Batı Şeria’daki yerleşim sorunu etrafında devam etti. Aynı zamanda, Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat gibi sembolik figürler, Sahra Altı Afrika’da özellikle popüler kalmaya devam ettiler. Özellikle Oslo sonrası dönemle Yom Kippur Savaşı öncesindeki ilişkiler arasında karşılaştırmalı bir analiz, Afrika kıtasının İsrail’in stratejik önceliklerinde gerçekten belirgin bir yer tutmadığını açıkça ortaya koyuyor. 1973’ten önce ülkenin kıtada otuz büyükelçiliği vardı, bu sayı günümüzde ona kadar düşmüştür, ancak İsrail hala kırkın üzerinde Afrika ülkesi ile ilişkilere sahiptir.


2017’de çoğu Afrika ülkesi, ABD’nin Kudüs’te bir büyükelçilik açma kararına BM’de yapılan acil toplantıda güçlü bir şekilde karşı çıktı. Benjamin Netanyahu’nun Afrika’ya yönelik politikasının sınırları, özellikle 2021 yılında Gana’nın desteğiyle İsrail’in gözlemci ülke statüsünü kazandığı Afrika Birliği içinde daha da belirgin hale geldi. Filistin’in 2012’den beri gözlemci üye statüsüne sahip olduğu Afrika Birliği’nde, bu açılış, özellikle Güney Afrika ve Cezayir gibi kıtanın önemli aktörlerinden önemli protestolara neden oldu. Bu tartışmalar, İsrail’e kesin akreditasyonun önemli bir gecikmesine yol açtı. Şubat 2023’te durum, İsrail’in Afrika Birliği zirvesinin gerçekleştiği odadan bir İsrail diplomatının kovulması ve gözlemci statüsünün askıya alınması ile kritik bir noktaya ulaştı.



Sonuç

Afrika ülkelerinin İsrail-Filistin çatışmasına yönelik pozisyonları, tarihî ilişkiler, bölgesel politik düşünceler ve uluslararası ittifaklar gibi faktörlerden etkilenen çeşitli yaklaşımların bir yansımasıdır. Bazı Afrika ülkeleri, Güney Afrika, Cezayir ve Tunus gibi, tarihsel dayanışma ve ulusal kurtuluş mücadelesi prensipleri doğrultusunda Filistin davasına güçlü bir destek sunar. Diğerleri daha nüanslı pozisyonlar benimser, örneğin Fas, İsrail ile olan ilişkilerinde 2020’de bir normalleşmeye doğru hareket ederek belirli bir tarafsızlıktan evrildi. Bazı Afrika ülkeleri, Nijerya gibi, Filistinlilerin haklarına duyarlılık gösterirken aynı zamanda barış içinde bir arada yaşama gerekliliğini de tanıma eğilimindedir. Eş zamanlı olarak, Etiyopya, Kenya, Ruanda ve Uganda gibi ülkeler İsrail ile diplomatik ilişkiler kurmuş, kıta içinde çeşitli yaklaşımları vurgulamışlardır. Büyük çoğunluk, “ateşkese çağırma” veya “barış içinde bir arada yaşama” gibi klasik açıklamalara bağlı kalarak pasif pozisyonlarda bulunmaktadır.  

16 görüntüleme
bottom of page